• Kategorilerim

  • Arkadaşlarım

ALLAHIM BİZ NEŞÜKÜRSÜZ İNSANLARIZ

1/6/2008 ·

AMAN ALLAH'ım!..
Gerçekten çok vahim. Biz müslümanlar televizyon kültürüne alışalı beri artık sadece seyirciyiz. Okulda öğrencilerimize diyorum: "beni izliyorunuz, ben size şov yapmıyorum, not almalısını, siz öğrencisiniz" diye. Evet, insanlara da Allah defalarca uyarılarda bulundu sizler insansınız diye. "Emri bilmaruf nehyi anilmünker" sorumluluğunu yükledi insanlara. Ama maalesef. Öğrenci yıllarımda "kıyamet hacıdan hocadan kopacak" derlerdi de kızardım. Artık kızamıyorum. İyilerimiz samimi olarak daha çok iyilikte bulunmadığı sürece kötülüğün azalma şansı yok gibi. Birilerinden değil, Allah biz vicdan sahiplerinden beklemekte. Kuranıkerim her ne kadar tüm insanlığa inmişse de (Bakara, 2) de Allah Kuranıkerim'in sorumluluk sahiplerine bir rehber (hüden lilmüttakîn) olduğunu söylemektedir. Öyle ise ey dindarlar, ey müttaki, takva sahibi olduğunu iddia edenler! Allah'a verdiğimiz sözlerde samimi olarak tüm kurumlarımızla münkere karşı mücadele azmimizi gösterelim. Namaz nasıl farz ise kötülükle mücadele de farzdır.

AMAN ALLAH'IM!..   


   Çok kötü bir manazara!.. Bunun suçlusu hepimiz!.. ALLAH 'ım sana şükürler olsun!.. İşte biz ancak ağzımızdan çıkan bu sözcük ile kendimizi ovutuyoruz değil mi!.. ALLAH için ne yaptık acaba!.. Hiç ve hiç olmaya devam edecektir. Ateş düştüğü yeri yakıyor!.. " Yaa çok İğrenç midem bulandı" diyecek birilerimiz!.. Asıl iğrenç olan biziz!.. Bu bizim utanç tablomuz!.. Kendimizden utanmalıyız!.. Ve şunu içtenlikle söylüyorum ki ; "Hayvanları tanıdıkça , insanlardan nefret etmeye başladım." Olamaz yaaa!.. Kendimden nefret ediyor ve utanıyorum!.. Ve bu resmi  inanın en güzel çerçeveye alarak evimin oturma odasına asacağım!..
 
Ve diğer resimleri görmek için lütfen tıklayınız!..

YİĞİT BULUT'A İTHAF OLUNUR

11/4/2008 ·

                     

                                     YİĞİT BULUT

 

                      Sen neden zevzeklik ediyosun bilmiyorum ama bildiğim tek şey zevzeklik ettiğin. Sen belki şirinlik ettiğini sanıyorsun Sayın Ali KIRCA bey güzel bişey söyledi alkışlananlar hep kaybedenler oldu. Sende arkadan alkışlara altanıp havaya giriyorsun ama nafile sen safsın ve sen rahatsız olsanda sen ve seningibiler zavallıdırlar. Aynı zamanda bir kapıdan kovulmuş ama o kapıdan yardım dilenen dilenci gibisin. Gerci hakkını yiyemem sende söylediğin doğrular var. Meçlisimizin onursuz millet vekilleri ve liderlerin onurunu ayaklar altına alan avrubalı polisler odalarını aramış geci siz avrubalıları suçlamaktasınız ama yanlış adamı seçmişsin. Asıl suşlu senin o onursuz siyasetçilerin diyilmi? Adam sana güvenmiyor  seni adamdan kapul etmiyor sen hala görüşmek için sırada bkliyosun. Avrubalı ağa babalarıyla görüşecekler. Niye rahatsız oluyosun ki adam kavurluğunu yapıyor sense ondan medeniyet almak için sıraya girmişsin neymiş münhasır medeniyetmiş ne medeniyeti medeniyeti kim kaypetmişte pis avrubalı bulmuşta sende ondan medeniyet alacaksın seningibi onursuzlarda gider bi kısmı gider üç kuruşa bir millet vekilliği uğruna kişiliklerini satarak kavuru onu bunu överlet. Buarada sende bu şekilde küçüklük kompleksini dışa vurmuş oluyorsun.

                Bayım bırak bu işleri sen öz güvenini yidirmişsin milli ruhunu kaypetmişsin sen kişiliksiz olmuşsun. O Alman kapıkulu doğru diyor. Sen zavallısın sizler herbiriniz

onurlu ve şerefli geçmişimizi dumura uğratmişsınız. Yazık bu memlekete zavallı ettiniz bu onurlu ve şerefli milleti. Unutmayın yalakalık yaptığınız o avrubayı bizim dede lerimiz senelerce bir osmanlı kıyafeti ile idare ettiler. o dedelerin dorunları onlardan medet umuyor.Yazık yazık yazıklar olsun sizlere. Bu ulusu ayaklara vurdunuz ya sizi gidi şovmenler . Yüzünüze tükürseler yarabbi şükür diyeceksiniz o kadar onurunuzu yidirmişsiniz.Allah size akıl fikir versin

TBMM ÜYELERİNE

9/2/2008 ·

 
Yusuf Kumaş

 
TBMM üyelerine son çağrı!.. / MİLLİGAZETE
09/02/2008 - 08:49

“Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, göreve başlarken aşağıdaki şekilde ant içerler…”

—Anayasa / 81—

Ortalık gergin; maatteessüf hem kasten, hem de bilinçli olarak geriyorlar… Bahaneleri açık: “Laiklik elden gidiyor!..” muş…!?

“Düzgün, yâni evrensel hukuk normlarını ilke edinmiş bir anayasal sistem ve bu sistemin öngördüğü temînatlar kimin içindir?” diye bir soru sorulsa, cevabı açık ve bellidir: “inanan, inandığı gibi yaşayabilmeyi kendisi için hayat tarzı olarak seçmiş olan insanlar içindir…”

O halde, ey aklı başında olup da, aklıyla savaşa tutuşmamış olanlar; mütedeyyin insan “dört başı mamur bir laiklik”ten neden rahatsız olsun ki?..

Rahatsızlık, “mahalle baskısı bahanesiyle” sistemin bütün imkânlarını baskı uygulamaya seferber etmiş olan “ârızalı laiklik” anlayışından kaynaklanmaktadır.

Bizdeki, “Notre Dame’ın kamburu Quasimodo”ya benzeyen Anayasal ve yasal “laiklik” düzenlemeleri, “militan laiklik” anlayışından çıkarılıp “adam edilebilse”; her biri, en az “laiklik” ilkesi kadar önemli olan diğer ilkelerle beraber kolundan- kanadından budanmadan hayata geçirilebilse, bundan en çok mutlu olacak olan hiç şüphesiz mütedeyyin insanlardır…

Cumhuriyet dönemi Anayasaları o kadar çok mıncıklandı, öylesine taciz edildi ve öylesine mecalden düşürüldü ki; ne kendini, ne de iradesi sayesinde var olduğu toplumu “hukukun himayesine” alabildi…

Bir siyâsî partinin altı umdesinden ( altı ok ) birini, o siyâsî partiye ömür billah meyletmemiş insanlara da “temel ilke” diye dayatırsanız, toplumu gerersiniz; ne toplum beklediğini bulabilir ne de o “umde” evrensel anlamda işlerlik kazanıp işlev îfâ edebilir…

CHP iktidarlarının, topluma yıllarca revâ gördüğü dayatmacı icraatları, aradan geçen altmış yıla rağmen hâfızalardan silinebilmiş değildir. CHP, bu “altı ok”la simgelenmiştir. “Altı ok”la simgelenince, ya da “altı ok” CHP ile özdeşleşince, her umde, CHP gibi algılanır olmuş, CHP, iktidar yolunda Millet vicdânında “ağırlaştırılmış müebbet hapse” mahkûm edilmiştir. CHP’nin Millet nazarında beraatına ne işlem ve eylemleri, ne de “nâsiye-i hâli” elvermektedir. Milletimize hâkim olan kanaate göre hâlâ, “Beyân-ı lisan, aynıyla insan” özdeyişinde ya da “zarf- mazruf”  örneğinde olduğu gibi – hele bir de uygulamalar, meydanlara taşan eylem ve söylemler dikkate alınacak olursa—uygulamadaki “laiklik” ile siyasetteki CHP, birbirinin ifadesinden başka bir şey değildir. Toplumun, siyaset alanındaki CHP’den şikâyeti ne ise, “uygulamadaki laiklikten” şikâyeti de odur.

Anayasa yapıcı, Millet adına Anayasal düzenleme yaparken, Cumhuriyeti dört ana ilke üzerine bina etmiştir:  “Demokrasi, lâiklik, sosyallik ve hukuk devleti” ilkeleri…

Anayasa’nın “Başlangıç Bölümüne” atıfta da bulunulan ikinci maddede ifade edilmektedir ki: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

Gerçekten de, maddede ifade edilen: “…toplumsal huzur, millî dayanışma, adalet, insan hakları, demokrasi, sosyallik, hukuk devleti…” gibi evrensel kavramlar mütedeyyin insanları neden rahatsız etsin ki!?... Mütedeyyin insanların şikâyetleri bu kavramların varlığından değil, tam aksine, bunların istismar edilmesinden, dayatma aracı olarak kullanılmasından ve bu ilkelerin hurda-hâş edilmiş olmasındandır.

Hayatımızın her karesi acı örneklerle doludur.

Günümüzü kara getiren ibretlik bir başka örnek, toplumsal çılgınlığı tetiklemek üzeredir. Galat deyişle: “Türban…” Doğru deyişle ise: “İnanan insanın inandığı gibi özgürce yaşayabilme talebi…”

Lut kavmine mahsus kimi illetli yapı hukuk himayesine alınırken, en temel hak olan “inanma ve inandığı biçimde yaşayabilme hakkı”nın taciz ateşine tâbî tutulması kabul edilemez. Hele bir de bu saldırı “laikliği koruma” bahanesine sığınılarak yapılıyorsa?.. Hele bu, aslâ kabul edilemez!..

İsmet paşanın bir sözü vardır: “Nâmuslular, lâakal ….lar kadar cesûr olmadıkça, hakkın istihsaline mesağ  yoktur!..”

Millî iradenin sorumluluk yüklediği insanlar problem üretmez, muhtemel problemleri önler, var olanları da çözer.

Anayasa’nın, değiştirilmesi teklif edilen, müzakerelerini buruk bir tebessümle izlediğimiz 10. ve 42. maddelerinin son oylamaları bugün yapılacaktır. Üzülerek ifâde edelim ki, bu düzenleme problemi çözmeyecek, aksine “tek bilinmeyenli problemi, çok bilinmeyenli” hale getirecektir. “Siyâsî rant hesabı”na oturmuş olanlardan, bizim, iyilik adına bir beklentimiz olmamıştır; bundan dolayı da hayal kırıklığımız yoktur.

İki dönem Meclis yönetmiş, dört dönem de, milletin esenliği için ömür tüketmiş biri olarak değerli Milletvekillerine son bir çağrıda daha bulunmak istiyorum: Beyler, inanıyorum ki hepiniz iyi niyetlerle geldiniz ve büyük bir heyecanla yemin ettiniz ve dediniz ki: “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

Şimdi sıra bunun gereğini yapmaya gelmiştir: “Vatan, Millî Birlik, Egemenlik, Hukukun Üstünlüğü, Demokrasi, Cumhuriyet, Toplumsal Huzur, Millî dayanışma, Adâlet, İnsan Hakları, Temel hürriyetler, …” gibi temel değerleri koruyacağınıza dâir C.Allah’ın ve sizi o makama lâyık gören yüce milletin huzurunda “namus ve şeref”leriniz üzerine yemin ettiniz.

Yemîninizi, ettiğiniz yemînin içeriğini sizlere bir kere daha hatırlatmak bizim boynumuza borç, gereğini yapmak da sizlerin boynuna borçtur.

Son defa hatırlatalım ki, bu düzenlemeler hiçbir meseleyi çözmüyor. Aksine yasal hiçbir yasak yokken bu düzenlemeler yasaklar getiriyor; hem de “Anayasal Yasaklar…” Bu düzenlemeler, getirildiği gibi geçecek olursa, mazlum ve mağdurların elleri hep yakalarınızda olur: İlâ yevmilkıyame vebalden; kıyamette de azaptan kurtulamazsınız. Bu, hakka ve özgürlüğe meftun bir kardeş uyarısıdır.

Şimdi, millet ve ülke çıkarı, toplumsal huzur adına “parti yönetimi baskısından” ve “grup taassubundan” kurtulmanın tam zamanıdır. Bu fırsat, zamanında ve iyi bir fırsattır. “Ay bacayı dolanmadan” düzeltin bu “cin çarpmış teklifleri.” Ve bu son çağrıya kulak verin!..

Beni boş verseniz bile, Yunus Emre’ye bâri kulak verin:

Derviş Yunus bu sözü

Eğri büğrü söyleme

Seni sıygaya çeker

Bir Molla Kasım gelir

Osman Şirin'i ve Baykalı dinlerken

8/2/2008 ·

 
Yusuf

KUMAŞ

 
Osman Şirin'i ve Baykal'ı dinlerken... BUGÜN
08/02/2008

Kendileri Yargıtay Başkanvekili... Konuşmaları medyaya "Yargıdan da büyük tepki" diye yansıyor. Oysa onu dinlerken, çok da özenli bir konuşma yapmadığını hissediyorsunuz.
Sonuç itibariyle iki Yargıtay üyesi yaş durumundan emekliye ayrılacak, o da, Yargıtay Başkan vekili olarak şirinlik tarzında birkaç söz söyleyecek. Zaten öyle başlıyor konuşmaya... Önce nostaljik birkaç cümle... "Bizim zamanımızda, yani 1960'larda, üniversitelerin önü böyle miydi ya... Böyle kapılarda "inancım gereği" diye bağıranlar var mıydı? Ne oldu bizim üniversitelerimize? vs...

Ama bu ifadelerden manşet çıkmaz. Daha dişe dokunur şeyler lazım. Sayın Başkanvekili onu da ihmal etmiyor. Güncel tartışmadaki rolünü, işte şu dişe dokunur cümle ile üstleniyor: "Yasama, laiklikle ilgili düzenleme yapamaz." Bu laf hiç de fena değil. Bundan manşet çıkar. Tabii içini sorgulamazsanız. Sayın Başkanvekili, sözün bir yerinde Meclis'i "Yasalaşma kültürünü sorgulama"ya çağırıyor. Ama sanırım, kendi söylediklerini pek sorgulamıyor. Şimdi şu laik demokratik düzeni bir anlayalım:

Meclis seçilmiş insanlardan oluşan temsili bir yasama organı. Yani kanun yapacak. Ancak Meclis, kendisini laiklikle bağlamış. Laiklik ilkesine göre kanun "yukardan" gelmeyecek. Yani "İlahi - tanrısal" buyruklar kanunlar için kaynak oluşturmayacak. Akıl ve bilim kaynak olsun denmiş.

Akıl da bilim de insan için. "Tanrı - İnsan ilişkisi nedir ne değildir?" sorusu ayrıca tartışılacak bir soru. Şimdilik onu tartışmayalım. Biz önceki muhakemeye devam edersek, Meclis'in yasama organı olması, laikliğin içeriğine de Meclis'in karar vermesini gerektiriyor. Zaten de öyle olmuş. Şimdi geldiğimiz noktayı düşünelim: -Yasama laiklikle ilgili düzenleme yapamaz!

Ne demek bu? Meclis iradesi, laiklik adına "İlahi - tanrısal" olanı dışladığına göre ve bu yetki ile donatılmış olan Meclis laiklikle ilgili düzenleme yapamayacağına göre, laiklik "Tanrısal"dan öte bir anlam kazanıyor. Laikliği, Meclis'in de üstünde bir irade koruyor.

Hatta milletten de üstün bir irade! Meclis kendi iradesi ile sistemin kalbine yerleştirdiği şey üzerinde mütalaa yapamaz hale geliyor. Nasıl bir irade bu acaba? Siz anlayabiliyor musunuz? Şöyle bir şey değil mi? Meclis bir kutsal yapı oluşturuyor ve sonra ona dokunmaktan korkuyor. Bir tür tabulaştırma. Evet, işte böyle, Türkiye'de tartışılan bazı şeylerin üstünü kazıdığınızda altından acayip mantık silsileleri çıkıyor.

Bir başka ihtimal, laikliğin, Meclis'ten, yani millet iradesinden farklı ve üstün bir başka irade tarafından sistemin kalbine zorla yerleştirildiği ve Meclis'in buna boyun eğmek zorunda kaldığı ihtimalidir. Acaba hangisi? Ya da bu soru anlamsız mı? Bu soru anlamsızsa, Meclis, kendi yaptığı bir kutsala dokunma korkusuna mı büründürüldü? Sayın Başkanvekili o nostaljik iklimde bir şey daha söylüyor:

"Laiklik ilkesinin doğrudan veya dolaylı yeni düzenlemelerle zayıflatılmasının kesinlikle kabul edilmez olduğu..." Bu ifadeleri okuduktan sonra aklınıza gelen sorular şunlar değil mi? -Acaba laikliğin doğrudan zayıflatılması nasıl olur? -Dolaylı zayıflatılması nasıl olur?

Aslında Türkiye uygulamasında "laikliğin doğrudan zayıflatılması" konusu bile net değildir. Büyük oranda keyfiliğe açıktır. Buna bir de "dolaylı zayıflatılma" ihtimalini ilave ettiğinizde, ortaya, tamamen keyfi bir değerlendirme ortamı çıkıyor.

Türkiye'nin laiklik ekseninde tartıştığı şeylerin çok büyük kısmının bu keyfilik ortamının ürünü olduğunu söylemek mümkün. Meclis'in, daha özgürlük yanlısı bir laiklik yorumuna yönelmesi bile, laikliğin zayıflatılması ihtimaliyle alakalandırılıyorsa, varın siz gerisini hesap edin. Meclis bile kuşku odağı haline getirilebiliyor ise, başörtülü bir "kızcağız"ın esamisi mi okunur? Ez geç. Yaşasın laiklik! Yaşasın tabumuz! Haddini bil millet!

BAYKAL’I DINLERKEN...

Baykal'ın dünkü Grup konuşmasının birinci bölümü, "İslam'da bir başörtüsü emri vardır" şeklinde kurulmuştu. Burada islami alana büyük saygı ile yaklaştı. İkinci bölümde bu emrin bir anayasa emri haline getirilmek istendiğini ifade etti, bunun laiklikle bağdaşmadığını söyledi, üçüncü bölümde ise, "Üniversitede bu emri uygulamak laiklik için tehlikedir" e geldi.

Yani birinci bölümdeki "islami emir" vurgusu havaya uçtu. Birinci bölümde Antalya Müftüsü, son bölümde laiklik misyoneri oldu. Sonuçta ortaya Türkiye'ye özgü bir çözümsüzlük anıtı çıktı. Baykal, her şeyi "Yasak hemşerim"e göre düzenlemişti. Ne denir? CHP grubunda ayakta alkışlandığına göre bu çözümsüzlük anıtı onlara kutlu olsun, denir.

Zadegan Kastı,Başörtüsüne Niçin Karşı?

2/2/2008 ·


M.Şevket EYGİ

 
Zâdegân Kastı, Başörtüsüne Niçin Karşıdır? / MİLLİGAZETE
02/02/2008 - 08:26

BİRTAKIM holding, banka, dev şirket, büyük kapital sahiplerinin başörtüsü ile ilgili ateşli beyanlarının mânası nedir? Başörtüsünü serbest bırakmak laikliğe ve demokrasiye aykırıymış, Türkiye geriye gidiyormuş, böyle bir şeye rızaları yokmuş... Bir sürü hem devrimci ve hem faşist laflar. Acaba bunların amacı nedir? Demokrasi ve laikliği korumak mı? Böyle bir şey düşündüklerini sanmak saflık olur. Dünyanın bütün, evet bütün demokrat ülkelerinde bizdeki gibi bir başörtüsü yasağı yoktur. Onlar bunu çok iyi biliyorlar. Başörtüsü yasağını kaldırmak demokrasinin gereğidir. Başörtüsü yasağı kalkarsa Türkiye Malezya’ya, İran’a, Arabistan’a değil, Avrupa’ya benzeyecektir.

Bu gibi yaygaraların ana sebebi şudur:

Türkiye’de korkunç ve dehşetli bir sosyal adaletsizlik vardır.Ülke gelirinin aslan payını sayıca çok ama çok küçük bir mutlu ve putlu azınlık devşirmektedir. Geriye kalan ise halka yetmemektedir.

Birkaç bin aile, şirket, holding gelirin yüzde 60’ını alıyor... Bir iki milyon aile az çok refah içinde...Halk ise sıkıntı, ihtiyaç içinde kıvranıyor. Bir tarafta, adam başına 400 liraya yemek yenilen lüks lokanta, öbür tarafta ucuz halk ekmeği büfeleri önünde kuyruğa girmiş fakir halk...

Türkiye’deki bu adaletsizliğin temeli resmî ideolojiye dayanmaktadır. Aristokratlar, zâdegân sınıfı, üst kastlar paryaların, yerlilerin (yani çoğunluğun) zenginleşmesine, holdingler kurmasına, fabrikalar açmasına son derece karşıdır. 28 Şubat’tan sonra “Yeşil sermaye, Yeşil holding ve fabrikalara” karşı nasıl amansız bir saldırı başlatıldığını hatırlarsınız.

THY uçaklarında yolculara, Müslüman bir firmanın bisküvi ve kekleri ikram edildiği için bazı gazeteciler kıyamet kopartmışlardı.

Başörtülü Müslüman kızlar üniversitelerde serbestçe okuyabilirse, ileride doktor, mühendis, işletmeci, iletişimci, iktisatçı, finansçı, modacı, dekoratör, tasarımcı olarak hayata atılacaklar ve Zâdegân kasta zarar vereceklerdir. O halde Müslüman kızlar üniversitelerde okutulmamalıdır.

Zâdegân-Brahman kastının üniversitelerde, liselerde mescit açılmasına, gençlerin namaz kılmasına da ne kadar karşı olduklarını görüyoruz. Bu düşmanlık dinî değil, iktisadî ve ticarî bir düşmanlıktır.

Zâdegân kast Yeşil sermayeyi durduramadı. Kayseri şu anda ülkemizin dördüncü endüstri üretim ticaret şehri olmuştur. İleride üçüncü ve ikinci de olabilir. Müslümanların ticarette, üretimde, finans işlerinde, ithalat ve ihracatta ilerlemeleri Brahman kastını tedirgin etmekte, büyük ve derin kaygılar içinde bırakmaktadır.

Taşrada, varoşlarda, gecekondu mahallelerinde birtakım anneler, teyzeler, nineler başlarını örtebilirler. Bunun, Zâdegân kastı için hiçbir mahzuru yoktur. Lâkin başörtülü gazeteciler ve medya mensupları, başörtülü doktorlar, avukatlar, öğretmenler, doçent ve profesörler asla olmamalıdır.

Bu memlekette ezici çoğunluğu oluşturan Müslümanlar için yol bellidir: Zâdegân kast ne istiyorsa, onun tersini yapmak. Yani örtünmek, namaza başlamak, örtülü kızlarına yüksek tahsil yaptırmak, büyük ticarete atılmak, fabrikalar kurmak, üretmek, ihraç etmek, eğitim hizmet ve faaliyetleri sahasında üstün olmak, güç ve üstünlük sahibi olmak...Tek cümleyle: Onlardan daha vasıflı olmak, müsabakada (yarışmada) onları geride bırakmak.

Tahrip Medeniyeti

BÜYÜK İngiliz iktisatçısı ve düşünürü E.F.Schumacher (1911-1977) “Economics, Ecology, Ethics” adlı eserinde Batı medeniyetini ve onun ekonomik sistemini tenkit eder, onu agresif ve tahrip edici bulur; onun yerine Budist ekonomisinin/felsefesinin alınmasını tavsiye eder. Bu zatın “Küçük Güzeldir” (Small is Beatiful) adlı kitabı dilimize çevrilmiştir.

Batı medeniyeti, insanın vatanı olan dünyayı tahrip ediyor, yaşanmaz bir hale getiriyor. Petrol, bu medeniyetin vazgeçilmez enerji kaynağıdır. Bu kaynağı sorumsuzca israf edip bitirmektedir. Bitince ne olacak? Kötü kaliteli kömürler, linyitlerin yakılmasını teklif edenlere, “O kömürlerin dumanları dünyayı yaşanmaz, nefes alınmaz bir cehennem haline getirecektir” cevabı verilir.

Batı medeniyeti birtakım kavramları ve değerleri put haline getirmiştir.

Hız hız hız... Nereye kadar? Sonsuza kadar...

İlerleme ilerleme ilerleme... Nereye kadar? Hiç durmadan...

Dünyanın boyutları vardır, onun üzerinde yaşayan insanın da bir fıtratı ve boyutları bulunmaktadır. Hızın, ilerlemenin de boyutları, sınırları olması gerekmez mi?

Daha fazla, en fazla ilerleme dünyayı ve insanlığı bir çıkmaza sokar, çökertir, başladığı noktaya götürür.

Batı medeniyetinin bu gidişi, dünyayı ve insanlığı bir taş devrine doğru götürmektedir. Nitekim Einstein “Üçüncü Dünya Savaşı nasıl yapılacak bilmem ama dördüncüsünün taşlarla ve sopalarla yapılacağından eminim” demiştir.

Batı medeniyetine karşı en büyük itirazı ve meydan okumayı Amerika’daki Amişler cemaati yapmaktadır. Tutucu bir Protestan topluluğu olan Amişler, yaşadıkları bölgeye elektriği, buhar gücünü ve motorlu vasıtaları ve modern makineleri sokmamaktadır.

Batı medeniyeti insanların beyinlerini yıkamakta, onları Petrof’un şartlı refleksli köpekleri haline getirmektedir.

Batı medeniyetinin hayranlarına göre medeniyet demek gökdelenler, asfalt yollar, otomobiller, elektrikli ve elektronik cihazlar, lüks, konfor, hız, aşırı tüketim, cep telefonları, televizyonlar ve bunlara benzer şeyler demektir. Medeniyet gerçekten bunlar mıdır?

Bilgelere göre medeniyetin ana değerleri şunlardır:

Mutluluk... Güvenlik... Adalet...Barış... Sevgi... Merhamet... Ahlâk ve fazilet... İffet... Doğruluk ve dürüstlük...

Yolların asfalt veya taş kaplı olması önemli değildir.

Bir şehirden ötekine gitmenin sekiz saat veya sekiz gün sürmesi de önemli değildir.

Dünyada adalet yoksa, güven yoksa, sevgi ve barış yoksa, nimetler insanlar arasında eşit ve âdil bir şekilde paylaşılmıyorsa sür’at neye yarar?

İnsan bir yaratıktır ve onun bir Yaratıcısı vardır. İnsanı Yaratıcısına âsi kılan bir medeniyet elbette sağlıklı ve dengeli bir medeniyet değildir.

Yazık ki, Türkiye’de nice Müslüman, Batı medeniyetinin afyonlarıyla sersemlemiş ve sarhoş gibi olmuştur. İslâm ile Batı medeniyeti arasında ittifak ve paralellik değil, büyük ihtilâf ve fark vardır. Bu iki medeniyet birbirine zıttır.

Batı medeniyeti bir israf, aşırı tüketim, ihtiyacından fazla sarf etme, saçıp savurma medeniyetidir.

Batı medeniyeti hikmetten/bilgelikten kopuktur. İslâm medeniyeti ise bilgeliğin ta kendisidir.

Benim dinim ve inancım İslâm, medeniyetim Batı medeniyetidir diyenler şaşkın kimselerdir. Bu iki şey birbiriyle bağdaşmaz ve uyuşmaz.

Batı medeniyetinin elindeki maddî güç ve imkânlar, giderek dünyayı ve insanlığı batıracaktır.

Kutuplardaki buzları eriten bir medeniyet iyi, sağlıklı, doğru bir medeniyet olabilir mi? Ülkeleri su altında kalınca yüz milyonlarca insan ne olacaktır?

Bir milyar insan çok yiyor, bir milyarı gerekenden fazla yiyor, geri kalan dört beş milyarı aç ve sefil. Böyle bir medeniyet zâlim değil midir? Yeryüzündeki nimetlerden, herkes ihtiyacı, yeteri kadar faydalanıp yese herkes doyacak.

Bugün öyle Müslüman şahıslar ve topluluklar var  ki, sapık ve zalim Batı medeniyetinin borazanlığını yapıyor. Yazıklar olsun!

Schumacher, Batılıları Budist medeniyetinin ve iktisadının ilke ve değerlerini benimsemeye çağırmıştı. Bu medeniyet ortadan kalkmadıkça insanlığın ve yer küresinin geleceği karanlıktır.

« Önceki ::